Çok Filim Hareketler Bunlar TV mi döver SİNEMA mı?

Nisan 9th, 2010 by admin

Mutfak ekibinin sinema salonlarındaki bu çıkartmasını zaten “sinema filmi” adı altında irdelemek mümkün değil, ki; ekibin kendisi de bu bilinçle hareket ederek, sahnede sergileme konusunda alan sıkıntısı yaşayacakları bir kaç bölümlük bir iş çıkartmışlar ortaya. Sinema salonunu mekan belleyen bu hareket kabiliyeti arttırılmış gösteriyi, diğer sinekritikler gibi yazmamaya karar verdim ben de… Bu sebeple bir takım maddelerin kapısına sığınmış bulunuyorum. Buyurunuz…

Öncelikle önümüzdeki görsel materyalin, TV’deki şovun biraz daha genişletilmiş versiyonu olması dışında fazla bir özelliği yok. Gerçekten akıllıca fikirler var ve bu fikirler (dikkat ederseniz işin içine salt espri kategorisine giren içerikleri katmıyorum) son derece güzel yerlere yedirilmiş. Bu bakımdan aslında ekip ne yaptığının oldukça bilincinde hareket etmiş. MTV doğumlu Jackass’in sinema filmindeki mantığın bir benzeri var burada da… Tabi bu mantalitenin, sinema anlayışına ne kadar uyduğu konusu tartışmaya açık fakat benzerleri ile arasında bu açıdan çok da fazla farkı olduğunu söyleyemeyiz.
 
“Çok Film Hareketler Bunlar”, gösterime girdiği günden bu yana izleyicinin ya da filmi izlemeyen belli kitlenin hunharca saldırısına maruz kaldı. Zira aylar öncesinden belirtildiği üzere ve fragmanından da anlaşılacağı gibi TV şovunun sinema çıkartması olmasının ötesinde bir şey vaat etmeyen bir filmden izleyicinin beklentisini gereğinden fazla tuttuğunu ve bu sayede sinemada -nedeni bir türlü anlaşılamayan- aşırı hayal kırıklığına nail olduğunu düşünüyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, filmin sinemasal niteliği olmadığını ileri sürmek ya da bunu bir çeşit “izleyici söğüşleme şekli” olarak görmek bir yerde izleyicinin takdirine kalmış ama malzemesi belli olan kumaştan gereğinden uzun kefen dikmek pek de anlaşılabilir bir durum değil! Hemen hemen izlediği her filmi “hayatımda izlediğim en kötü film!” diyerek eleştiren bir kısım izleyicinin bir de böyle bir şov için kalkıp “konusu belli değil” demesi de bir noktada samimiyetsizlik kokuyor. Nitekim hemen her filmin aynı kelimeler ile eleştirilmesi, forum anlayışına gastrit etkisi yapıyor bir noktadan sonra…
 
Genel anlamda televizyon şovundaki fikirlerden daha fazlası olmadığı düşünülebilir. Yer yer zekice esprilere yer vermesine rağmen bu esprileri çiklet gibi uzatması da şovun en önemli eksilerinden biri. Elbette izleyicinin yaş aralığını daha geniş tutabilmek adına, bazı esprilerin bu derece uzatılması ve mümkün mertebe salondaki yaş aralığına yayılmak istenmesi, gişe kaygısı da dahil edildiği zaman anlaşılabilir bir durum. Fakat yine de televizyon şovları sebebi ile beklenti çıtasını yükselten izleyicileri yer yer bunalttığı gerçeğini de gözardı etmemek gerek.
 
Gelelim “sinemanın olanaklarına”… Görsel anlamda aslen öyle fazla şişkinlikleri yok. Bu amaca hizmet eden geçişler kurguda afili de gözüküyor. Hatta filmin doruk noktalarından biri olarak gördüğüm “300 Gündelikçi” bu bağlamda eğlendirme misyonunu başarsa da, bu şovda yer alanlardan çok daha dolu yazılmış ve ekseriyette oynanmış bölümleri TV ekranında da görmüşlüğümüz var!
 
Yine de filmin aşağılamaya varan ve “bam güm eleştiri” mantığından çıkan karalama kampanyasını da fazla abartılı buluyorum. Üstelik bu kampanyaya dahil olup filmi izlememiş olan kesimin vermiş olduğu zarar da bir yandan gereksiz. Elbette “Çok Filim Hareketler Bunlar”, her bünyenin kaldırabileceği bir içeriğe ya da herkese hitap edebilecek nitelikte bir espri anlayışına sahip olmayabilir. Yine de bu şovun benzerleri söz konusu olduğunda; akrabalık bağı bulunduğu örnekler göz önünde bulundurulduğunda pek de geride kalır bir tarafı yok! 
 
Genel olarak Mutfak Ekibinin espri anlayışı ve kendi stilleri ile farklılıklar göstermiyor. 9 Farklı öykünün şovdaki dağılımı yelpazenin her santimine belli oranda dağılıyor. “Çok gereksiz” tabirinden “zekice” kısmına kadar her teli bir kere tıngırdatıyorlar.
 
Sonuç olarak kendilerine has şovlarından fazlasını aramak için pek fazla sebep yok ortada. Ekibin daha minimal işlerine daha fazla gülündüğü fikri de bir noktaya kadar doğru. Fakat artık onların ekip olarak çizgileri ortada ve uzunca bir süredir TV ekranlarındaki performansları ile zaten kimliklerini kazandılar. İlk adımda bu kimliklerinden tamamen sıyrılıp -ki bir de bu materyalin şovun sadece sınır çizgisi gelişmiş hali olduğunu da hesaba katıp- bambaşka sularda yüzmelerini beklemek de anlaşılabilir gibi değil. Çok Daha Güzel Hareket olabilirdi ama şimdilik elimizde sadece “hareket” kısmı var.

Yazi bilgileri Sinema | Yorum yok »

Festival Günlüğü İlk Haftasonu Raporu

Nisan 9th, 2010 by admin

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali, ilk defa Şakir Eczacıbaşı’nın yokluğunda İstanbullularla buluştu. Elbette bu sene festivalin bir başka önemli eksiği olan Emek Sineması da açılış töreninden itibaren festival gündeminde yer almaya devam ediyor. Ancak bunların yanında IKSV’nin hazırladığı leziz programı bu sene de gayet doyurucu olacak gibi gözüküyor.

‘Paris’te Son Konser’ (Le Concert, 2009) ile açılan festival, programına seyircisini güldürerek ve güçlü bir müzikal deneyimle de merhaba demiş oldu. Radu Mihaileanu’nun yönettiği bu hoş komedi kolaylıkla empati beslenen karakterleri ve öyküsüyle gayet tatlı bir seyirlik ancak özellikle çok iyi oynanmış ve kurgulanmış final sekansının gücünü de atlamamak gerek. 
Akbank Galaları, Mayınlı Bölge ve çeşitli özel retrospektif bölümlerin yoğunlukta olduğu ilk haftasonunda en çok konuşulan film ise şüphesiz haftalar öncesinde biletleri tükenen ‘Tek Başına Bir Adam’ (A Single Man, 2009) oldu. Tom Ford’un sinemaya merhaba dediği bu ‘stil sahibi’ filmin iki hafta boyunca üç gösteriminin daha olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Haftasonunun en beğenilen bir diğer filmi ise Güney Kore yapımı ‘Ana’ (Madeo, 2009) oldu. Kendisinden önce ünü buralara ulaşan filmlerden biri olan bu duygu dolu yapımın yanında festivalde ‘Yaşam Boyu Başarı’ ödülü alan Marco Bellocchio’nun da bizzat gösterimine katıldığı ‘Yenmek’ (Vincere, 2009) de tadı damağımızda kalan filmleri arasındaydı. Giovanna Mezzogiorno’nun harika performansıyla taçlanan ve Bellocchio’nun şık ve dinamik bir sinema anlayışıyla peliküle ettiği film, Mussolini’nin gençlik yıllarından başlayarak ülkedeki politik ve sosyal atmosferi dönemin haber/belgesel görüntüleri eşliğinde sunarken kurmaca tarafını da Mussolini’nin pek bilinmeyen mahrem öyküsüne odaklıyordu. Yönetmenle film sonrası yapılan söyleşide de oyuncular, filmin genel tutumu ve filmle ilintili olarak İtalya ve dünyada son dönemdeki politik yönelimler tartışıldı. 
Bunların yanında ‘Antidepresan’ bölümünün sağlam yazılmış senaryosuyla yıldızı konumundaki ‘Kısırdöngü’ (In the Loop, 2009), son dönem Romen sinemasının trajikomik atmosferini yine duygulu bir şekilde yakalamayı başaran filmlerinden ‘Şeref Madalyası’ (Medal of Honor, 2009); yine Romen sinemasının, bu sefer günümüzde geçen ve güçlü performanslarla etkisini artıran taze Berlin ödüllü ‘Islık Çalmak İstersem, Çalarım’ (If I Want to Whistle, I Whistle, 2010) ve Cannes’dan senaryo ödülüyle dönen ‘Bahar Sarhoşu’ (Spring Fever, 2009) da sıkça konuşulan filmler arasındaydı. Tabii şunu hatırlatmak gerek, haftasonu festivale uğrayamamış olsanız bile Beyoğlu, Nişantaşı veya Kadıköy’de bu filmlere tekrar rastlamanız mümkün. 
Önümüzdeki hafta neler var? 
Halihazırda gösterimlerine başlanmış olan Retrospektif bölümler (İstanbul; İçeriden ve Dışarıdan, Anılarına, İyi Bir Başlangıç) dışında özel bir bölüme sahip olan Joseph Losey filmleri perdeye taşınmaya başlanacak. Eğer ille de bir film seçmeniz gerekiyorsa Altın Palmiye ödüllü ‘Arabulucu’yu atlamayın deriz. ‘Dünya Festivallerinden’ bölümünün yıldız filmlerinden ‘Akvaryum’un da gün yüzüne çıkacağını hatırlatalım. Aynı bölümden hali hazırda gösterilmiş olan ‘Hayır Kızım Dansa Gitmek Yok’, ‘Lübnan’ ve ‘Suç Ordusu’nun ek gösterimleri de programda mevcut.
Pazartesi itibariyle başlayacak olan Belgesel kuşağında, ekonomik koşullar ve politik manzaralarla ilgilenenlerin ‘Şok Doktrini’ ve ‘Çöküş’ü kaçırmaması gerekiyor. Bunun yanında Oscar’lı belgesel ‘Koy’u da mutlaka görmenizi tavsiye ederiz. ‘Mayınlı Bölge’ ve ‘Akbank Galaları’nın da tam gaz devam edeceği bu haftanın en özel anı ise şüphesiz bir kere daha bize ‘Sevgi neydi?’ diye sorduracak olan ‘Selvi Boylum, Al Yazmalım’ olacak. Filmin Başak Groupama desteğiyle restore edilmiş kopyası ilk defa Çarşamba akşamı seyirciyle buluşacak.

Yazi bilgileri Sinema | Yorum yok »

Messi ağaca çarptı..

Nisan 8th, 2010 by admin

Messi ağaca çarptı!

Dünyanın en ünlü 8 futbolcusu, içecek firması Pepsi’nin son global kampanyası için reklam filminde oynadı.. Oldukça ilginç görüntülerin yer aldığı reklamda, futbol dünyasının en çok konuşulan ismi Messi’nin düştüğü durum, oldukça ilginçti..

Pepsi’nin Afrika temalı reklam filminde, en son 4 golle Arsenal’i deviren futbol sihirbazı Lionel Messi ile Thierry Henry, Frank Lampard, Ricardo Kaka, Fernando Torres, Didier Drogba, Michael Ballack ve Andrei Arshavin rol aldı.

9 Nisan 2010 Cuma günü tüm AFM’lerde gösterime girecek olan reklamda, Pepsi yıldızlarının başına inanılmaz bir olay geliyor ve Afrikalı çocuklarla oynadıkları maçta beklenmedik bir sonuçla karşılaşıyorlar. Pepsi’nin dünya futbol devleriyle çektiği yeni reklam filmi bütün dünyada bir kez daha büyük ses getirdi. Pepsi, yaklaşık 400 milyon dolara ulaşan rüya takımıyla göz kamaştırıyor. Dünyanı Yenile (Refresh Your World) kampanyasının parçası olarak çekilen reklam filminin müziklerini 6 kez Grammy adayı olan Hip Hop şarkıcısı Akon üstlendi. Gençleri yaşadıkları dünyada pozitif etki oluşturmak üzere destekleyen kampanyanın filmi Afrika’da geçiyor. Bütün dünyanın konuştuğu reklam filminde Pepsi’nin futbol yıldızları kendilerini bir anda küçük bir Afrika köyünün ortasında bulurlar. Futbolcular alışveriş yapacakları bir dükkan ararken, Henry, Pepsi içen küçük bir çocuk görür ve çocuktan hem kendi hem de takımdaki diğer arkadaşları için birkaç kutu Pepsi ister. Küçük çocuk ise futbol yıldızlarını maça davet eder; kazanan Pepsi’leri alacaktır.

Köy halkı toplanır ve maç için yan yana dizilerek maçın yapılacağı futbol sahasının çizgilerini oluştururlar. Pepsi yıldızları maçı çok rahat kazanıp Pepsi’leri kazanacaklarına emindirler ama işler hiç de bekledikleri gibi gitmez. Maç, Lampard’ın artistik hareketleriyle başlar. Birden kalabalık arasında tanıdık bir yüz görünür. Bu yüz dünyaca ünlü Akon’dur. Akon yerel halk için tezahürat yapmaktadır. Lampard Messi’ye pas atar ama bu sırada yerel halktan oluşan stadın sınırlarının değiştiğini görürüz.

Kazananı atılacak bir gol belirleyecektir. Pepsi oyuncuları kazanacak golü atmaya çalışır ancak Lampard kendini yabani otların arasında bulur. Kaka düştüğü çukurda sendelerken Messi insanlardan oluşan stadın sınırlarını kavramaya çalışmaktadır ama o da sazlıkların arasında kaybolur. Oyuncular tüm bu tuhaflıklara karşı kazanmak için ellerinden geleni yapmaya çalışırlar; ancak Pepsi yıldızlarının gol vuruşu inanılmaz bir şekilde sonuçlanır.

Yılın futbolcusu Lionel Messi ise Pepsi’nin yeni kampanyası hakkında şunları söyledi: “Daha önceki senelerden tamamen farklı olan, yılın futbol kampanyasına hazırlanırken gerçekten keyif aldım. Reklam, Pepsi takımını farklı kültür tarz ve geleneklerin vatanı Afrika’ya götürdü. Tüm Pepsi futbol kampanyalarında olduğu gibi bu reklamı da keyifle izleyeceksiniz ama bu yıl Afrika’nın doğal yeteneğini de göreceksiniz.”

FUTBOL SİHİRBAZLARINI DAHA ÖNCE HİÇ BÖYLE GÖRÜLMEDİ
Pepsi’nin sürdürdüğü kampanyanın en önemli ayaklarından biri de Afrika’da mücadele öncesi şans getirdiğine inanıldığı için oyuncuların ve destekçilerin vücutlarını boyaması. Tüm dünyada faaliyet gösteren ve yerelleşmeye önem veren Pepsi de, Afrika’da Afrika gelenek ve göreneklerine saygı gösteriyor.

Reklam filminde yer alan tüm futbolcular uğur getirmesi, kendilerini güçlü hissettirmesi için çekim aralarında vücutlarını boyatınca, ortaya dünya futbol yıldızlarının ilginç görüntüleri çıktı.


Yazi bilgileri Sinema | Yorum yok »

« Eski yazilar

Sponsorlar

Sohbet Et Mynet Sohbet chat yap